Kıyamet Gerçekliği Külliyatı Tüm Kitap Marketlerde

21. Asırda Bir AKADEMİK-Meal Tefsirin Gerekliliği

Bir Akademik Meal-Tefsir


21. ASIRDA BİR AKADEMİK MEAL - TEFSİR'İN GEREKLİLİĞİ

Uygarlık deyip geçmeyelim. Her şey onun uğrunda yapılmıştır. Arındırma, etnik temizlik ve dinsel homojenleştirme, topyekün kıyım, katliam ve gerekirse sürgün... tümü uygarlık uğruna yapılmaktadır. Eski uygarlığı koruma uğruna dalkavukluk, adam kaydırma, rüşvet, enflasyon, yağmalama, devlet çeteleri, uluorta infaz kurumları, adaletsizlik ve dinin devletleştirilmesi... İşte bu iktidar mücadelesi, her dilin aynı zamanda bir iktidar biçimi olduğunu ve her iktidarın yıkımı için “dilsel köksökümü” gerektiğini anlatmaktadır.

AKADEMİK TEFSİR

Kur'an-ı Kerim vahiy ürünü olduğu için akılüstü değere sahiptir. Vahiy olarak hiçbir çağın değil de çağlarüstü olarak bütün çağların Kitab'ıdır. Ancak tefsir, vahyin bilimsel bir çağa uygulanması olduğundan akademik olabilir. Halka yönelik ve halkın diliyle kaleme alınan bir tefsir, asla akademik olamaz. Çağımızın bilimsel gelişmesi, bir tesir kurulu bünyesinde taranarak Kur'an-ı Kerim kavramlarına uyarlanmamıştır.
 
Ortaçağda öznelerin kişiliğinde somutlaşan iktidar, modern çağda öznesiz, ereksiz ve hatta zamansız bir sürece dönüştü. İktidarlar değişse de iç mantık hiç değişmezken kurumlar özneleri gereksizleştirdi. Özneler, kutsallaştırılan dinî otoriteler demektir. Merkezî bir otoritenin demir eldiveni günlük yaşa-mın her anında, ateşli taraftarlarına hissettiriliyor ama gösterilmiyordu. O otoritenin sopasını hiçbir taraftar yorumlamıyor, kutsallığına çarpılır ve hışmına uğrar korkusuyla sevgi ve bağlılığında hiç eksiklik göstermiyorlardı. Birebir insan ilişkilerinde iktidarı somutlaşıyor, egemen Yasanın sınırları çiğnendiğinde tepeye cop iniyordu. Artık ve ateşli taraftar öznelerin karşısında artık sosyal kontrol kurumları var: Anayasa, siyasî kurumlar, sivil toplum örgütlenmeleri var. Egemenlik karanlığından kaçak elektrik çalıp aydınlandığımızda dogma-tizm yasasının ceberrut tahsildarları kelepçeyi takıp faili meçhul bir yolculuğa çıkarabilirler.

Batı medeniyetinin modern devleti isyanlardan ve devrimlerden çok çektiği için demokrasi, hukuk devleti, hak-eşitlik, insan ve hayvan hakları gibi çerçevesi çizili serbestiler tanıdı elbette yurttaşlarına. Demek ki insanların etki-tepki mekanizmasını çalıştırması gerekmektedir. Her yeni çıkış ve farklı dilde meal denemesi, dinin ve devletin temeline atılan dinamit olarak görülmemelidir.

Bu yüzden Batıdaki modern ulus devletler halkı düşünmekten sıyırmaya çalışır. Doğuda ise halk devletin uyanmaması için çalışır, yeniliklere açılmaması için çırpınır. Sürekli yaltaklanarak: “en büyük sensin” diyerek. Dolayısıyla dinî düşüncenin yeniliklere karşı kulak tıkaması ve eski geleneği aynen sürdürmesi için kambura yatar ve hiçbir sosyal hareketliliğe fırsat tanınmaz; sanki ölü toprağını üzerine kendi serpmiştir. Modern çağda dinî düşünce cinsiyetsizleştirilmiş; aynı zamanda iğdiş edilmiştir. Dinî düşünceye tabu getirilerek putlaştırılmış tekelleştirilmiştir. Geleni yutar, içinde kaybeder, ama bütün durumlarda kendi üstüne dürülerek çöker. Gaddar bir gündelik hayat değirmeninin altında ezilen dogmatik dinî düşüncenin kulları, hiçbir şey yapmadığı, fırsatını bulunca çöplenmeyi beklediği için skolastik dinî düşüncenin refleksleri donar: bu skolastik dinî düşünce yanlışlarını asla düzeltemez.

Kur’an-ı Kerim sadece halka indirgenmiş ve sadece halk düzeyinde po-pülaritesi olan bir kitap değildir. İnanıyorum ki onun farklı boyutu daha var; akademik bir dil ve akademik bir dünya! Çünkü her yüzyılda Kur’an-ı Kerimi akademik düzeyde incelemiş, akademik unvan sahibi olmuş ve yakın tarihte: “enderûn mezunu”, “Fatih Ders-i Âmmlarından” vb akademik unvanlarla üst düzey âlim olup her sosyal çıkmaza devlet düzeyinde çare aramış, siyasî İslam boyutlarını zorlamış, Kur’an-ı Kerim temel kavramlarını halk kesimin-den farklı ve üst düzeyde algılamış unvanlı kişiler bulunmaktaydı. Bugün-lerde de “İlâhiyat Fakültesi Asistanı, Öğretim Görevlisi; doçent, profesör”lük kariyerlerine ulaşma çabası veren üst düzey genç din adamları var.

Ama halk kesiminden farklı bir dilde kaleme alınmış: din ve siyaseti, bilim ve tekniği, jeo-astro-çekirdek fiziğini, astronomi ve astrolojiyi, genetik biyoloji ve sibernetiği, psikokineziyi akademik boyutuyla Allah’ın âyetleri içeriğinde araştırma ve inceleme tekniğiyle geliştiren bir meâl-tefsire: “anlaşılmaz, amacını aşan, zorlama bir meâl” yakıştırmasını diline alan akademik unvan sahibi genç din adamı düşünülemez. Bu yakıştırmayı akademisyenlik kariyeriyle diline dolayıp halk katında popülaritesini daha da artırmak, kadın taifesinin heyecan ve hamaset duygusunu sömürüp dine sonradan sokulmak istenen ithal konularla yeniden uygarlaşma yolunda onun ilgisini çekerek, reytingini yükseltmekten başka amacı olmayan yalan medyanın medyatikliği ile her gün beyaz ekrana çıkıp halkın dinî duygusunu daha da zayıflatmaktan başkasını yapmayan genç dinî meal-tefsir akademisyeni olursa o ülkede hangi dinî birlik ve beraberlikten söz edilebilir?

Bir Tıp Fakültesi veya Hukuk Fakültesi öğrencisinin, hatta öğretim görevlisinin dili, hizmet edeceği halkının dilinden farklıdır. Onun kitabını halk kesimi; sahaflar çarşısındaki işporta tezgâhının üzerinden alıp okuyamaz. Akademik düzeyde öğrenim gören gencin ders kitaplarında kullandığı dil akademiktir ve halkının dilinden farklıdır. Dış ilişkiler öğrencisi de ve onun öğrenim gördüğü ders kitapları da öyledir. Maliye öğrenimi gören mal müdürü ve banka hizmetlerinde halkına hizmet veren gencin öğrenim süresince koşullandığı bilim dili, hizmet verdiği halkının dilinden farklıdır. İnşaat, mimarî, genetik, yüksek kimya, yüksek fizik mühendisliği unvanı kazanmış ve büyük kentlerde özel danışmanlık büroları açmış, danışma gereği duyup taşra kentlerden gelen halk kesimine, sivil toplum örgütlenmesi olan kendi Odalar Birliğinin yasal olarak belirlediği ücret karşılığı danışmanlık hizmetleri sunanların da öğrenim süresince kullandığı bir akademik dili vardır. Mesleğiyle ilgili akademik düzeydeki bilimsel bilgisini halkının yararına indirgeyen .genç akademisyen halkının anlayacağı kavramların üzerinde toparlayıcı, formüle edici, kapsamlı bir dil kullanmak zorundadır.

Din alanında, hele hele İslam dini alanında akademik düzeyde öğrenim veren fakültelerdeki Kur’an-ı Kerim ile halk arasında ve kitapçılarda halk yararına çoğaltılıp para karşılığı halka satılan Kur’an-ı Kerim mealleri ve tefsirleri arasında bir ayrıcalık var mıdır? Akademik din dili ile halkın kullandığı İslamî din dili arasında hiçbir akademik ayrıcalık var mıdır? Kur’an-ı Kerim sûre ve âyetleri akademik düzeyde kapsamlı, içerikli, bilimsel bir dille ele alınacaktır. Jeofizik, astro fizik, çekirdek fiziği, kimya, biyoloji, astronomi, bitki genetiği, hayvan genetiği, insan genetiği, dağcılık, avcılık, atlas coğrafyası, mitolojiler vb bilgi alanlarının Kur’an-ı Kerim sûre ve âyetleri doğrultusunda güncelleştirecektir. Bir ekosistem içinde, bir bütün olarak araştırma konusu yapılması gerekecektir. Bu araştırma dili,akademik düzeyde bilimsel olacaktır.

İşte bizim yapmaya çalıştığımız böyle bir boşluğu doldurmak: Kur’an-ı Kerimi akademik düzeyde yorumlayıp üniversite öğretim görevlisi ve öğrencilerine farklı düzeyde yaklaşmaktır. Neden farklı bir dilde meal ve tefsir olmasın? Dinî alanda akademik kariyer sahibi profesör, doçent ve öğretim elemanları neden halk düzeyinde bir dil kullansın? Öyle bir meal olmalı ki okunduğunda yüzlerce cilt bilimsel bilgi kitabını okuma zevki aşılasın, birçok bilimsel ve teknik ansiklopedi maddelerini ve sahifelerini karıştırma aşkı versin. Yıllardır yanlış veya doğru; alışılmış, tabulaştırılmış, kutsallaştırılmış, yerine başkasını getirmenin dinsizliğe ve başıboşluğa yol açma olarak değerlendirilen dil biraz sorgulanacaktır. Kur’an-ı Kerim, 21. yüzyıl bilimsel gelişmesinde, akademik düzeyde yeniden yorumlanacaktır.

Şimdi akla bir soru gelebilir: İyi bir Arapça bilgisi ve kültürü almak akademisyenliğe yeterli değil mi? Arapça, medreselerden icazetnâme almak: Sarf-nahiv gramer bilgisi, mantık-İsagoci, akaid-kelam, hadis-tefsir, maânî-bedi’, Usul-i fıkıh, Arap dili fesahat ve belâgatı gibi ilimleri alan kişi akademisyen sayılır mı? Bu tefsir usûlü değişemez mi? Bundan 150 yıl öncesine kadar bütün bilimler Arapça’ya taşınmıştı. O yüzyılın Fizik bilgisi bile bizim medresede okuduğumuz kitaplarda: “Lârî” adlı kitapta bulunmaktaydı..kimya da “İlm-i Sımya” adıyla okunmaktaydı. Bu kitapları okuyup icazetini alan kişi akademik bilgi sahibi olarak görülmekteydi. Oysa bugün 21. yüzyılda bilim o kadar derin mesafe aldı ki metafiziği arşınlamış ve mutlak gaybin sınırlarını zorlamaktadır. İnsan kopyalamak cesaretini görmekte, ışık hızından öte düşünen zekâları Arşa yakınlaştıran tachion enerjisini bile teorik fizikçiler yakalamak için çırpınmaktadır. Kur’an-ı Kerimin sûre ve âyetleri demek olan din; içerik olarak ta kıyamete kadar geliştirilecek ve bilim dünyasına kazandırılacak endüstri ve teknolojiyi meal ve ardından tefsir araştırmalarına katmak gerekmektedir. Önce bilim deneylerin sonucunda dinleşmekte ve ardından din de bu bilim sonuçlarını meal ve tefsirlere aktararak bilimselleşmektedir.

Her peygamber, Âdem AS’dan itibaren insanlığın zekâ gelişimine göre yenilenen tek Kitabı yeni biçimiyle kendi toplumuna duyurmuş, o çağın bilim adamlarının bilim ve edebiyatına, hatta felsefî düşüncelerine kaynaklık ederken her bilim kendisini vahiy bilgisine göre uyarlamış ve yenilemiştir. Bizim yakın tarihimizde Alman Gothe’nin, İ. Kant’ın, sezgici H. Bergson’un çağının dinî gelişmelerinden esinlendiklerini bilim tarihi kitaplarından öğrenmekteyiz. Fârâbî, İbn-i Sîna, Kindî’nin ardından İmam Gazzâlî, İbn-i Rüşd vd nin çağlarının bilimsel gelişmelerini geleceğe kaynaklık eden kitaplarında önce meal-tefsirlere ve ardından akaid-kelam ve fıkıh kitaplarına yansımıştır. Ancak İslam medeniyetinin ve uygarlığının yerini Batı uygarlığı ve Avrupa Birliği gibi siyasî oluşumlara bırakmasıyla bu karşılıklı etkileşimler de anlamını yitirmiş ve kimliksizleşmeye yol açmıştır. İşte biz bu sıkıntıyı yaşamaktayız. İslam medeniyetinin çöküş dönemi ve yıkılış günlerinin yaşandığı bu günlerde Avrupa medeniyetinden alıntı yapmak zorunda kaldığımız bilimsel gelişmelerin dilini benimsemekte çok büyük zorluklarla karşılaşmaktayız.

Demek ki şu anda Arapların ve İslam Medeniyeti iklimi ulemasının akademisyenleri “beşik uleması” yakıştırmasına muhatap olmuştur. “Aynaroz Kadısı” tipi, din akademisyenlerinin yerini almıştır. İslam ülkeleri beşik uleması elinde kalmış, hep eski dil kutsallaştırılmış, 500 yıl önce kendi çağının bilim düzeyini etkisi altına almış bir otoriter din akademisyeninin eteğine yapışıp kalmış, onun haşiyesini yapmaktan ileri gidemezken o eski insanın dil ve kültürüne zerre miktarı dokunulmamış ve kurmayı başardığı ders halkasında sadece o eski dinî otoritenin kutsallığını kendi çağının genç kuşağına taşımaktan ileri gidememiştir. Şayet giderse Rönesans’ı gerçekleşti-renlerden Descartes ve Bacon gibi mantık devlerinin: “Düşünüyorum; o halde varım” felsefesini getirmekle bizim eskiyi aynen savunan akademisyenlerimizin koparmaya çalıştıkları fırtına gibi kopardıkları fırtınalarla Aristo mantığını geri getirmek isteyenler ibadet sandıkları eski otoriterlerin haşiyeciliğinden ilerisini o otoriteye en büyük saygısızlık ve geçmişine küfretme olarak anlamışlardır.

Kültür birliği sağlamak amacıyla farklı bir bilim dili kullanılarak kaleme alınan bu meal-tefsire karşı gösterilen tepkinin temelinde bir millet olamama, kimlik erozyonu, Batı uygarlığına karşı edilgenlik, kendi kendini anlatamama fobisi, caddeye çıkıldığında cadde dilinin millî benliğine tamamen yabancılaşmayı yansıtması, bu geçiş döneminde üretilen ulusal dilin solculara mal edilmesi, eskiye karşı tutuculuk gösterenlerin kendisini yenilemeğe çalışan ve o tutuculara karşı tepki duyan genç akıma solculuk yaftasını yakıştırarak dışlaması ve nihayet bilim-din uzlaşmasında kullanılan dil çatışması yatmaktadır. İslam medeniyeti yeniden o eski ihtişamıyla şaha kalkmadan dil kargaşası sonuçlanmayacaktır.

Sosyal tarih, bir dalgadır; yükselir ve sonra bir daha yükselmemek üzere aşağıya iner. Toplum ve kültür, sadece bir tane hayat çevrimine sahip canlı gibidir. Toplum veya kültür bir organizmadır. Uyku durumundaki hayatiyetin faaliyete geçmesiyle yeni meydan okumalara verilen cevaplarla ve yeni öğelerin katılmasıyla gerçekleşir. Müslüman kültürün ilk dirilişi, Moğol saldırısından sonra olmuş, Müslüman ülkelerin gerilemesine neden olmuşsa da kısa zamanda yağmur taşıyan bulutlar toparlanmış, yeşillenip hayat dolmuştur. Her kültür din, dil, hukuk, felsefe, bilim, güzel sanatlar, ahlak, iktisat, teknoloji, politika, coğrafî alan değişikliği, gelenekler gibi çok geniş düzenlerin ekolojik dengesidir. Herhangi bir organize grubun toplam kültürü, bir kültürel düzenlemeden değil, birbiriyle biraz uygunluk veya biraz uygunsuzluk içinde olan ve ek olarak da bir çok kümelerden oluşan kalabalık büyük ve küçük düzenlerden oluşmuştur.

Kültür birliği öykümüzü sanatla, bilimle, felsefeyle ve kültürel etkin-liklerle anlatacağız. Binlerce yıllık öyküsü var kültür birliğimizin. Bu meal-tefsir çalışması insanlığın bu dünyadaki kültür birliğinin son halkası. İnsanlığın bu evrensel kültür birliğine kendi yaşamımızdan çıkararak sayfalar ekleyemezsek yaşamışlıklarımız bu dünyanın defterinde yer tutmamış olur. Oysa biz yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız; eğer Kur’an-ı Kerime çağımızın akademik düzeyini yansıtacak bir dil ve mantıkla yaklaşırsak yaşayışımız şu anda akademik çevrelerde yaşandığı gibi gürültüye gitmeyecek. Bu skolastik düşünceli İslam dünyasında akademik unvan sahibi insanlar düşündüler, duydular, anladılar, anlattılar, açıkladırlar, yorumladılar. Dünyanın insan olma tarihinde yerlerini aldılar. Böyle anlatılmalı İslam kültür birliğimiz. Anlatabilecek gücü olan herkes anlatmalı, bilgisi, görgüsü, yaşam birikimi ile. Bu topraklar, kendisini anlatacak kültür birlikçisi yiğitlerini arıyor. Bu biriliğimiz başkalarına bırakılmayacak kadar önemli. Bir kültürün kendi ayakları üzerinde durup kendini var kılabilmesi yaşadığı hayatı yorumlama, anlama, anlatma gücüyle orantılı. Yoksa diğer kültürlerin yorum boyunduruğu altına girip kendini onların gözüyle görmeye başlar. İşte o noktada kültürel özerklik ve bağımsızlık ortadan kalkar. Belki siyasî açıdan bağımsız olabilir, o kültürü yaşayan insanlar; ama kafalarının içi, duyguları, birbirleriyle ilişki biçimleri, yaşam biçimleri ellerinden gitmiştir. Kendilerini kendi gözleriyle göremeyen, kendi seslerini kendi kulaklarıyla duyamayan kültürlerde bağımlılık başlamış demektir.

Kim anlatacak bize, bizi? Kim yorumlayacak yaşayışımızı, değerlerimizi, sanatımızı, bilimimizi, insanımızı? Bizlerden birileri. Elbette dışımızdaki kültürlerde yaşayan insanların bizi yorumlamaya, inceleyip eleştirmeye hakları vardır. Kendi değerlerimize sahip çıkmak, yaşayışımızın sorumluluğunu duyarak kendimizi dünyaya anlatmak, bizi yorumlayanları yorumlamak, diğer kültür birliklerinin kültürümüze ilişkin görüşleriyle hesaplaşmak gerekir.

Bu farklı dil ve farklı mantıkla bir çığırı yakalamak amacıyla kaleme alınan bu meal-tefsir çalışmasıyla bizi bize, bizi tüm dünyaya anlatacak insanlarla varolma çabasına girmeliyiz. Tüm bu hazırlığa: “kültürümüzü yeniden dokuma çalışması” diyebiliriz. Yalnızca siyasal, yalnızca ekonomik, yalnızca askerî açıdan varolma çabaları dinî düşünce kapsamındaki bilim, sanat, düşünce ekseninde yapmamız gerekenleri görmezden gelmemize yol açıyor. Oysa din-bilim-felsefe birikimleri birleşik alan kuramı içinde dokunmayan insanların kültür birliği, egemen kültürlerce dokunuverir. Bizim hem dokunacak ipliğimiz hem u ipliği dokuyacak akademik kariyerli insanımız var.

Bu ülke, din-bilim-felsefe kültür birikimini böyle yeni bir dil ve yeni mantıkla, Kur’an-ı Kerim meal-tefsir bünyesinde değerlendirmede yerini alamamıştır. Bu ülke bir şantiye olmalıydı: Romancılar romanlarıyla, öykücüler öyküleri, ozanlar besteleriyle bu kültür birliğimizi dokuyacaklar. Şantiye alanı benzetmesinden yola çıkarsak bu toprakların tarihi, kültür mirası, özgün yorumlar ve kuramlarla değerlendirilip yapılandırılmalıdırlar.

İslam medeniyeti birinci yükselişini 7.-11. yüzyıllar arasında tamamlarken Moğol İstilasının öldürücü darbesini geçirdikten sonra ikinci yükselişini 13.-17. yüzyıllar arasında Türk-İran-Hind uygarlıkları sentezi sonucunda tamamlamış ve yüzyılımıza kadar bir daha yükselişe geçememiştir. İşte yeniden Kur’ana dönüş çağrışımları bu çöküş çağında çok sancılı geçmektedir.

Yeni bir dil, yeni bir mantıkla kaleme alınan Kur’an-ı Kerim meallerindeki yılların tevatürleştirilmiş ve gelenekleştirilmiş temel kavramlarının aykırı gibi gözüken bu farklı yorumlamalar, Diyanet İşleri Başkanlığınca hoşgörüyle ele alınıp ortak tema birliğine vardırılacak icmâ’-ı ümmet çalışmalarının tamamlanıp yeni bir fıkhın ortaya konmasının en yerinde bir toplumsal davranış olacağını bilmeliyiz. Bu nedenle bizim kullandığımız bilimsel dil ve bu dil gereği temel dinî kavramların doğrudan âyet-i kerime içinde yorumlanmasının aykırı bulunmaması gerekir.

Bu gösteriyor ki “bir kez çiçek gibi açıp gelişen kültürler bir daha açmamak üzere solmalıdır” biçiminde zorlayıcı bir evrensel yasa yoktur. Kültür bir zamanda bu alanda, başka bir zamanda başka bir alanda gelişe-bilir ve bütün olarak bir çok iniş-çıkış yaşar. Bir medeniyetin çökmesi ve tarihten silinmesiyle kültür de silinip gitmez. Her kültür yaşayan sistemleri veya önceki kültürün bazı parçalarını devralıp yeni ortaya çıkan maddelerle onları tamamlar. Bu meal-tefsir çalışmamızda bilimsel farklı dil ve mantık kullanılmasıyla bir çöküş evresindeki İslam medeniyetinin kalıntılarını Arap putperestliğinin, Helenizm’in, Uzakdoğu dinleri; Budizm’in vd, Hint-Çin dinlerinin doğruya yakın ve alınabilir bölümlerini insan sosyal yaşamına ve düşüncesine yardımları doğrultusunda kendimize mal etmeğe çalışmış, bir medeniyetin farklı çıkışı olarak alınmıştır.

Top yekûn kültürün bir bölümü, sanatı veya din düşüncesi yok olabilir, ama önemli bir bölümü genellikle gelişen ve yayılan diğer gruplarca, farklı bir dil ve mantıkla devralınır. Müslümanlar Fârâbî, İbn-i Sîna, İmam Gazzâlî, İbn-i Rüşd vd gibi düşünürlerle diğer kültürlerin belli alanlarını kendilerine katmakla kalmamış, onları kendi kültürlerinin tamamlayıcı parçası olarak almadan önce oldukça geliştirmişlerdi.

Bazı dogmatik selefî düşünürler düşüncelerini altın bir iplikle İslam düşüncesinin dokusuna dikmişlerse, bu anlayış bir çok Batılı oryantalist gibi ipliği doku yerine koymak anlamına gelecektir. Hiçbir kültür, tek bir düşünür gibi tamamıyla yeni bir başlangıç yapmaz. Yeni yapılanmalar daha önce üretilmiş maddelerden yapılır.

Tamamen yok olmayan her kültürün bazı öğeleri yok olsa da başka kültürler içerisine canlı faktörler olarak karışırlar.

KUR'AN'IN 21. ASIRDA POZİTİF BİLİMLER ÇERÇEVESİNDE YENİDEN TEFSİR EDİLMESİ MESELESİ

Yazar, Üniversite yıllarında, tarihte bir ilim adamı tarafından yapılan hiçbir çalışmanın tek yönlü olamayacağını görmüş ve bunun sonucunda, kalıcı olan eserlere baktığında ise, bunların din bilimlerinin yanı sıra diğer bütün pozitif bilimlerde de derin bir bilgi, araştırmaya dayalı bir ihtisas ve kuvvetli bir önsezi gerektirdiğini farketmiştir. Akademik eğitim, bir dereceye kadar bu bilgiyi ve araştırmaya dayalı ihtisas yöntemlerini vermektedir. Fakat bütün bu bilgi yığınlarını, gerçeği ortaya çıkaracak şekilde bir araştırma yöntemini ve bunu sağlayacak olan önsezi yeteneğini ne yazık ki verememektedir. Dolayısıyla yıllarca süren yoğun ve çoğunlukla ezbere ve hiç araştırmadan öğrenilen bilgilere dayalı ve gerçeğin ta kendisi olduğu sanılarak yapılan bir eğitim, hayatın ilerleyen dönemlerinde öğrencinin zihninde bir bilgi yığını olarak kalmakta ve bu bilgi yığınının içerisinden doğru ve işine yarayan bilgileri çıkartmakta zorlanmaktadır. Fakat bir zamanlar, bu önsezi ve araştırma yeteneğini kazandıran eğitim kurumları vardı ve bunlar pozitif bilimlerin yanı sıra din bilimlerini de öğreten günümüzün Yüksek İslâm Enstitülerine biraz benzeyen Medreseler’di. Bu kurumlarda Tarikat ve Ma’rifetullah yoluyla hem Allah’ı, hem Peygamberler’i ve hem de dinin diğer incelikli detaylarını oluşturan onlarca Dinî İlim dalıyla birlikte Pozitif Bilimlerin diğer dalları olan Fizik, Kimya, Biyoloji, Tıp, Astronomi, Felsefe, Tarih ve Coğrafya gibi ve benzeri  pek  çok  bilim  dalı bir arada okutuluyordu. Dolayısıyla burada uzun yıllar eğitim alarak  mezun olan bir talebe, istediği ilmî sonuçlara kısa sürede ulaşabiliyordu, yani ilim yapmaya hemen başlayabiliyordu. Fakat bu şekilde Din-Bilim işbirliği içerisinde yürütülen eğitim sistemi 1850’li yıllarda Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane’de yayınlanan ve halka okunan Tanzimat Fermanı’yla birlikte Medreseler’deki pozitif bilimler kaldırıldı ve bunun sonucunda da Hakikî  âlim olan din bilginlerinin sayısı hızla azaldı ve bu durum günümüze kadar da devam etti. Günümüzdeki eğitim sistemi ise, tamamıyla Batı’nın etkisi altındadır. Dolayısıyla, İslâm’a ve kendi kültürümüze oldukça uzaktır. Eğer önümüzdeki süreç içerisinde bu eğitim sistemini değiştirmezsek, kendi öz kültürümüzün, tamamıyla Batı’nın etkisi altına girmesi içten bile değildir. Bundan dolayı, günümüzde Üniversitelerde verilen akademik eğitimle mezun olan bir öğrenci, bırakın hem dinî ve pozitif bilimlerin çok iyi bilinmesini ve her branşında ihtisaslaşmasını gerektirecek ilim yapmayı, mezun olduğu bilim kolunda ve branşında bile tam olarak yeterli bir bilgi birikimine sahip olamamaktadır ve bunun sonucunda da kendisinden beklenen yüksek ilmî değerleri ve Bilim sahasında yenilik getirecek önemli buluşları üretmekte zorlanmaktadır. Bu yüzden İslâm Dünyası, Batı Dünyasındaki yeniliklere ve ilerlemelere ayak uyduramadı ve Modern Bilimin ve Teknolojinin yaklaşık 200 yıl gerisinde kaldı  ve  bunun  sonucunda  da,  son  zamanlarda  Türkiye’den çıkan birkaç büyük bilim adamı dışında, zamanımızda çok ihtiyaç duyulan pozitif bilim dallarında öncü  bilim adamları yetiştirilemedi. Bu durum pozitif bilim dallarının hemen hemen tüm branşlarında geçerli olduğu gibi, bunlardan çok daha geniş kapsamlı olan din sahasında da böyledir. Dolayısıyla Din sahasında da Din-Bilim işbirliğini ve Mekanizmasını çözümlemeden ve tüm bu branşların hepsinde birden uzmanlaşmadan Din sahasında etkin ve genel geçerli bir eser ortaya koymak mümkün olamadı. Dolayısıyla son zamanlarda Kur’ân’ı Tefsir başlığı altında yapılan ilmî çalışmalara baktığımızda tüm bu çalışmaların ilâhî mesajın manasına yönelik çalışmalar ve bir nevî Meal’ler olduğunu ve günümüz teknolojisinin ve pozitif bilimlerin oldukça ilerlemiş olan ilmî sonuçlarını içerecek şekilde olmadığını ve bir derece yüzeysel kaldıklarını görürüz. Fakat günümüz şartlarında, yapılacak olan manevî ve tahkikî bir tefsirin mutlaka pozitif bilimlerin bu yönlerini de içermesi elzemdir. Çünkü son zamanlarda yapılan araştırmaların bir çoğu, pozitif bilimler vasıtasıyla Kur’ân’ın İ’cazına, yani  Mu’cizevî bir Semavî Kitap olduğu görüşüne yöneliktir ve tüm bu ilmî çalışmaların sonuçları Fizik, Matematik, Astronomi ve diğer pozitif bilim dalları vasıtasıyla Kur’ân’da geçen bir kısım Müteşabih âyetlerin yorumlarına yöneliktir. Dolayısıyla bu nevî bir tefsir tüm bu ilmî sonuçları da içerecek ve insanları, bir nevî derin bir anlayış gerektiren meseleleri tahkik etmeye ve gerçeği araştırmaya yönlendirecektir. İşte bu da  İman-ı  tahkikiye  giden  yol  olup, yaşadığımız bu asır için Allah’ın takdir ettiği bir Din Metodolojisidir. Bu metodoloji saplantılı ve bağnaz dinî görüşlere yer vermez, hurafelerden ve bid’atlardan arınmıştır, taklitçiliği değil tahkikçiliği emreder, Kur’ân’ın Muhkem âyetleriyle belirlenmiş olan Şeriat’ın aslını korumakla beraber; Müteşâbih âyetlerle sınırları tam olarak belirlenmemiş olan Gayb bilgisini de araştırmalarla ortaya koyar. Asrımızın getirdiği tüm yenilikleri ve teknik  imkanları da kullanır. İlm-i Usûlce bilindiği gibi İman-ı Tahkikî’nin, Zahirî ve Batınî olmak üzere iki kutbu vardır. Fakat çağımızda Zahirî kutuptan yaklaşarak İman-ı Tahkikî’ye ulaşmak çok zordur ve çok yüksek düzeyde bir Matematik ve Fizik Bilgisi gerektirir ki bazı Batılı Müslüman Bilim adamlarını İslâm’ı seçmeye yönlendiren bu metoddur. Çünkü yaşadığımız bu Modern asırdaki şartlar, İman-ı Tahkikînin Zahirî kutbuna ulaşmak için yüksek düzeyli araştırmaları ve Âhiret âlemlerini Aynelyakîn ve Hakkalyakîn bir surette müşahede edebilebilmesi için, çok yüksek düzeyde bir Matematik, Fizik ve Astronomi bilgisini gerektirir.  Bununla birlikte Batınî kutbu, daha az teorik bilgi ve deneyim ister. Fakat bununla beraber hakikatin müşahede edilebilmesi için Keskin ve Gaybî bir görüş gücünü ve Cifir ilminin sırlarını bilmeyi gerektirir. Dolayısıyla her iki metodolojik yöntem de Âlim olma yoluna götürür ve ilk adımın atılmasına sebep olur ki, Dinde Tecdid yapılması için bu ilmî mertebeye ulaşmak elzemdir. Böylece Üniversiteyi bitirip, bir  bilim  dalının  sadece  tek  branşında  bile  tam   bir yeterliliği olamayan bir kişi, bu çeşit bir ilmî yöntem izlerse pozitif bilim dallarının ve dinî ilimlerin diğer kapalı yönlerini de görmeye başlar ve bu metodolojik yöntemle artık âlim olma yolunda bir adım atmış olur. Böylece diğer bilim dallarında ihtisaslaşmış uzman kişilerin o branşta göremediği ve ulaşamadığı yepyeni sonuçlara ulaşmaya başlar ki, bu aşamada bile pek çok bilinmeyenle ve problemlerle karşılaşılması doğaldır. İşte bu noktada ilâhî bir önsezi ve Allah’ın yardımı gereklidir. Kişi eğer bu konuda gayretli ise, sonunda mutlaka bunu da elde edecek ve artık Gayb’ın bilgisi ve anahtarı ona sunulacak ve böylece bütün kapalı kapılar açılacaktır. İşte ancak bu şekilde oluşturulacak olan eserler ve ilmî çalışmalar, içinde bulunduğumuz ve âhir zaman olarak nitelenen zamanda gelişecek olan olaylara, problemlere ve dinî meselelere akılcı bir çözüm getirerek, kainatın yaratıcısını ilân ve ispat ederek dinde bir yenilenme ve tecdid yaparak onu aslî unsurlarına geri döndürebilir ve ancak bu şekilde dindeki dejenerasyonu önler. Dolayısıyla dinî sahada tecdid yapılması için, pozitif bilimlerin geleneksel kanunlarının da din çerçevesinde ve Kur’ân ekseninde yeniden belirlenmesi gerekir. Bu pozitif bilim dallarından bazıları: Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Astronomi, Edebiyat, Tarih, Coğrafya, Arkeoloji, Felsefe, Ekonomi, Sosyoloji  gibi v.b. olarak sayılabilir.

 

POZİTİF BİLİMLER VE KUR'AN KÜLTÜRÜNÜN BİRLEŞME NOKTASINDA BU ÇAĞA GÖRE YENİDEN BELİRLENMESİNİN GEREKLİLİĞİ

Kur'an-ı Kerim bir fizik kitabı değildir. Kur'an-ı Kerim bir felsefe kitabı da değildir.

Kur'an-ı Kerim bir ahlak öğretisi kitabı da değildir.

Kur'an-ı Kerim, bütün bilimleri, bütün fennleri, bütün felsefî bilgileri, tasavvufu, sosyoloji ve psikolojiyi içine alan bir bütündür.

Kur'an-ı Kerim, bilim-din-felsefe üçlüsünü içine alan bir bütündür.

 


Nahl Sûresi âyet:

43 Ta baştan kendilerine vahiy ilettiğimiz nice abdalları27 Resul yapmışız. Eğer çağ kültürüne eremiyorsanız, o zikir adamlarına sorun: 44 evet çağ açıklayıcı suhuf ve lirik ilâhîler28 yoluyla... Sana da o zikri indirdik; kendilerine getirilenleri halka açık seçik anlatman, böylece belki fikir adamı olurlar. 45 Kötü değerlerin ağını kuran medyacılar, acaba sosyal yaptırımlarını; Allah'ın toprağın dibine geçirmeyeceğinden, yahut bilincinde olmadıkları belirsizlik dünyasından bir azabın kendilerini yakalayıvermesinden bir güvence mi buldular? 46 Yahut böyle çırpınırlarken kendilerini yaka-paça etmesinden... Onların, işlemi durdurmaya gücü yeter mi hiç! 47 Yahut acı bir azabın ha geldi ha gelecek diye ecel teri dökerlerken gelip çatmasından... Bilmelisiniz ki Rabbiniz size karşı çok kırık, rahmet ağını aralayandır. 48 Onlar Allah'ın varettiği tüm eşyanın gölge varlıklarına29 bakmadılar mı ki mordan kızıla30 kadar dalga boylarıyla,31 Allah'ın doğa yasalarına uyarak32 salınım33 yapıyorlar? Hem de ısı soğurarak... 49 Evet gök katlarındakilerle yer düzeyindeki bedensel canlılardan tutun da meleklere kadar her zekâ34 Allah'a secde eder. Tepeden inme yöneticiliğe soyunmazlar. 50 Üstbenleri35 olan Rabblerinden korkar, ne ile emrolunmuşlarsa hep onu yaparlar. 51 Allah: "İki ilahlı35 din kurmayınız. O, yalnız ve yalnız Tek ilahtır. Öyleyse yalnız Benden ürperti duyun" dedi. 52 Kısacası gök katlarındaki ve yer düzeyindeki her şey Ona aittir. Öyleyse din, tekdüze olarak sırf Onundur. Hâla Allah'tan başkasının takvasını mı yaşıyorsunuz? 53 Şöyle ki kapıştığınız her özel yeti, kesinlikle Allah'tandır. Sonra size yetisizlik değer değmez hemen Ona karşı böğürtü ediyorsunuz.36 54 Sonra o yetisizlik üzerinizden kalkmışsa bir de bakmışsın; içinizden açıkgöz kesim Rabblerine karşı şirk düzeni kurmuş."
 
DİPNOT:
 
27 *“Rical” sözcüğü,  bu âyetlerde, “alperen” ve “abdal” olarak yorumlanmıştır. N. S. Banarlı Anadolu Gaazîleri, Anadolu Ahîleri, Anadolu Abdalları, Anadolu Bacıları gibi Alpler ve Alp erenlerden  söz etmektedir. Gök-Türklerden kalma bu isimler Anadolu'da ülkenin fethi tarihi ile birlikte gelişen ve yeni yurdun dinî-askerî ve sosyoekonomik yaşamında büyük işler gören daha bir takım imam, esnaf ve gazâ "sivil halk örgütlenmeleri" vardır. Yeni yurdun Xl. yy ve daha sonraki sosyal kuruluş ve yoğruluşu üzerinde, yaptıkları işler ve bıraktıkları etkilerle o çağların insanlarını çok derinden etkilemişlerdir. Abdallar ve üst düzey batıni ve zahiri kutup velileri, batınî tarikat ve alevî inanışında Allah'a varma yollarının en yüksek boyutlarına varmış kırk ermişlerdir. Anadolu'da coşkunluk halleri veya gösterişleriyle diyar diyar dolaşıp ilâhîler söyleyerek tasavvuf propagandası yapan gezici dervişlere de "abdal" denmiş, pîrlere, baba'lara ve dervişlerine de ad verilmiştir. Abdal Musa, hatta H. Bektaş Veli için de kullanılmıştır. Bunlar, Orta Asya kültüründeki İslam dini ve tasavvufuyla eski Şaman dinî miraslarını birleştirerek oluşturdukları örgütlenmelerle özel samîmî bir iman yaşayan kişilerdir.
Daha çok Türkmen kabileleri arasındaki alevîlerce aşırı bir bağlılık gösterilen ve Anadolu fetih hareketleri sürecindeki savaşların önünde askeri coşturan ve kamçılayan bunlardı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda "harbeden dervişler" olarak, düşmanlar üzerinde daha çok cezbeleriyle dehşet uyandıran sosyal güç, abdallar olmuştur. Osmanlı askeriyesinin ve devletinin içinde yetişen abdallar daha sonraki Avrupalılaşma sürecindeki sosyal hareketlere, ayaklanmalara, sünnî-batınî tarikat hareketlerine katılmışlardır.

Sanayi devrimi sürecinden sonraki toplumsal çözülmeyle adlarını unutturmuş ve yerlerini medyumlara, pop şarkıcılarının coşturuculuğuna bırakmışlardır. Çok sömürülen bu sosyal kurum, Sâd: 62. dejenerasyona uğramakla birlikte İslamî kaynaklarda çok az kullanılmaktadır. Ama gerçek bir kurum olduğu bu âyet-i kerimede de gösterilmektedir. Peygamber değiller, ama peygamberlerin yolunu tanıtmakta Enbiya: 7. etkin olduklarını bu âyet-i kerimeden anlamaktayız. Yusuf ve Yakup AS için Yusuf: 109. kullanıldığını görmekteyiz. Bunlar İslam medyasının temel öğeleridirler, toplumsal çözülmeyi önlerler. Bu gibi önemli isimler altındaki sosyal kuruluşlara, önemli gecelerde, kandil ve dokunulmazlık ayları etkinliklerinde, ölüler için düzenlenen gün ve gece âyin ve törenlerinde coşturuculuk ve birleştiriciliklerine çok ihtiyaç vardır. Sözde cemaat önderleri "yalan medya" adına "İslam medyası"na ve oluşumuna saldırmakta; öncü rolünü üstlenememektedirler.

28 *“Beyyinât” burada, çağ açıklayıcı önder şahsiyet recullerin elindeki belgit olarak alınmıştır. Cinnden; insan biçiminde yeniden ışınlanan kişi, Hz Davut olmalıdır. Zebur, Davut AS'a indirilen kitapçıktır ve ancak Kitab-i Mukaddes içinde ilâhîler biçiminde görülmektedir. Siyasî dindar Hıristiyanların flüt çalgısı eşliğinde, mehdinin gelmesi için duaları esnasında abdallarınca söylediği ilâhîler anlatılmak istenmektedir. İslam medyasının oluşmasında, toplumsal bütünleşmeyi yeniden sağlama ve cemaatlaşma yolunda İslam abdallarının rolü çok büyüktür.
29 *Kur'ân-ı Kerim'de: "zıll", "Gölge Varlık" yani "içinde nefs-i vâhideyi soğuran bedensel varlık" olarak alınmıştır. Fizik biliminde enerji soğuran madde, izotoplar adını almaktadır. Elementler çeşitli izotoplardan oluşmakta ve her izotop hafiften değişen bir dalgaboyu çizgisi vermektedir.

30 *“Yemîn” nûr gibi doğu, kızıl ötesidir ve burada “cennetteki can” anlamındadır. “Şemâil”; zulümât gibi batı, mor ötesi olarak, “bedenleşen can” ve insanlar olarak yorumlanmıştır. Çünkü bilinen doğu, batı sözcüklerini Allah’a izafe etmek, çok basitliktir.
Kuantum fiziğinde, mikro düzeydeki yemin parçacıklar ve çevremizdeki komplekslik yesâir vardır. Kaos

31 *Dalga boyu... A. Einstein diyor ki madde enerjidir, enerji de madde! Aradakiler, gelip geçici durumlardır. İnsan ve kedi kulağının alabildiği sesler, ultrasonik dalgalar, radyo dalgaları, televizyon dalgaları, radar dalgaları, morötesi ışınlar, röntgen ışınları, kozmik ışınlar vb tespit edemediğimiz bilinmeyen ışınlar vardır. Gözlerimiz ise morötesi ışınların dalga boyu sınırında görmeğe başlar, kızılötesi ışınların dalga boyunun bittiği yerde de görme biter.
"Nesneler önce kızarır, sonra turuncu, sonra sarı, sonra da beyaz renk alır" Max Planc Enerjetik beden sahibi insanlar ve abdallar da boyutlarına göre bu renk dünyalarına yükselmektedir. Ses sanatçıları podyumlarında çeşitli renk oyunları sergilenmektedir, neden? Güya bu renklerdeki ilâhî boyutlara medya şeytanlarınca çıkarılmaktadırlar da ondan! Abdallar lirik ilâhîlerle coşar ve coştururlar.
Işık, elektromanyetik dalgadır. Telekomüni-kasyon sistemleri, etkileşimli iletişim ağları, radyo yayınları ve televizyon bu sayede ortaya çıktı.
İşte bilim çevrelerinin "Göresellik Teorisi" ve "Vahdet-i Vücût Nazariyesi", maddenin içinde maddeötesi enerji, ateş, Nûr, Rûh...  soğurulmasının adıdır. Buna "Çekirdek Fiziği" adı verilmektedir. Bu âyet-i kerimede "İzafiyet Teorisi", "Vahdet-i Vücûd Nazariyesi", "Quantum Fiziği" dalgalar âlemi olarak dile getirilmektedir.
 
32 *“Tefeyyü’” fizik biliminde, sarkaçın salınımı demektir. “Fey’” güneşin tepe noktasından aşağı dönmesi, burada canın bedenleşmesi ve nefsin bedene üflenip soğurtulması demektir. Tasavvufta, canın bedene soğurtulması, kuşun kafese hapsedilmesi biçiminde algılanmaktadır.
Yüksek tragedya katlarında secde etme şerefine kavuşan büyük insanların dünyada kalan "gölge varlık" bedenleridir. Her enerji soğuran atomik varlık, mor-kızıl arası bir dalganın sahibidir. Cinnlerin gölge varlığı, fotonların dünyasındadır. Meleklerinkini bilemeyiz ama, Hadron, Gleon vb varlıklarıdır. Nefs, halogramik mikrodalga bedendir.
Evren, tek yönlü bir yola benzer. Entropi hem evrende, hem de evrenin içindeki herhangi bir hipotetik izole sistemde hep artmak zorundadır. Evren, kendi nihai denge durumuna doğru çekilip azami entropinin içbir özelliği olmayan sıcak banyosuna dalarken, herşeye rağmen bir takım ilginç yapılar yaratmayı da başarmaktadır.
İşte bu gerçek, sarkacı yaşamımızdan bir parça kılmaktadır.

33 *Onda yok-var olur... Çağımızda yerde olduğu gibi, bazı gök cisimlerinde de hayatın varlığı ihtimaline dair çokça konuşulmaya başlanmış bulunuyor. Şu anda bizler bu konuda kesin bir şeyi söylemek imkânına sahip değiliz.
Secde ne demektir? Yüce insanların, abdalların, büyük insanların, toplumu ilâhî yönde coşturabilen sanatçı  sanatlarını topluma sunarken geldikleri ve yaşadıkları boyuttur. İnsanüstü sosyal statü ve rol sahiplerinin özel yetisidir. Din psikolojisine göre dine inanan ve bağlanan kişi, düşünce ve davranışlarında iman ve ahlâki bir bütün olarak yaşar. İşte buna secde diyoruz. Nefs-i razıyye veya merzıyye makamına ulaşmış ve suçluluk duygusu yaşayan kişiler, bunun sıkıntısını teselli ve telafî için secdeye kapanmaktadır.

Secde ettirici suçluluk duygusunu üreten en önemli iki kaynak; cinsellik, bencillik ve diğerkâmlık. Başka deyimle suçluluk duygusuyla secde olayı, kişinin ulaşmak istediği nefs-i marzıyye boyutundaki "ideal ben"i belirleyen ve içinde yaşadığı sosyal çevrenin norm ve değerleriyle kendisini "çatışma" içinde gördüğü psikolojik bir durumdur. Kişi,  kendinde; suç ve hatîesini itiraf etme ve telafî etme veya bir yalnızlıktan kurtulmanın baskısını anlar secdelere kapanır. İnsan kendi varlığını Allah'a borçlu olduğuna göre ana borç karşılanamaz durumdadır. Allah'a saygı görevinin asla gereği gibi karşılanamayacağı duygusu olan "takva", bir vahşî hayvan görülmesinde duyulan ürperti veya sağı solu belli olmayan tağut yöneticiden korku gibi olmayıp sorumluluk duygusundan gelen korkudur. İşte bu sevgi ile karışık korku, insanın alnını secdelere kapatır. İbadete katılmadaki gerileyiş, gencin secde etmesini engelleyici eğitim anlayışını bahane ederek sözde Müslüman ailelerin kız çocuklarına başlarını sokakta ve namahreme karşı evde açtırmalarından kaynaklanmaktadır. Belli bir gelişim süreci sırasında oluşan "benlik", çeşitli sosyokültürel ilişki sistemleri olan aile, arkadaşlık, meslek, sosyal rol, dünya görüşü, inanç ve değerler vb içerisinde varolan bir duygudur. Çoğu insan nefs-i marzıyya boyutuna ulaşmak için büyük bunalımlar yaşayarak, çok rahatsız edici çatışmalardan geçerek secde ettirici bir benliğe ulaşabilmektedir.
 
34 *Ben-üstben ilişkisi...
35 *Yarım melek-yarım insan kurgulu tragedya... Şirk dini budur.
36 *Kişi, yaşamı boyunca ne düşünmüşse, iyi-kötü değer yargılarını sosyal etkinliklerle nasıl topluma yansıtmışsa, mikro-dalga beden onları belleğine yüklemiştir. Âhiret dünyasında o halogramik mikrodalga bedenin izdüşümü mahşere gelecek ve o yüklenenleri görüntüleyecektir. Biyolojik beden zaten dünyada çürümüş ve yeniden başka bedenlerin toprağı oluvermiştir. Bu mikrodalga bedenin zekası ve cüzi iradesi Elestü bezminde yüklenmiş, Berzah âleminde; ölüm öncesi ve sonrası insan nefsinde bulunmuştur. Nefs biyolojik bedende bulunduğu sürece cüzi irade; “akıl” adını almakta, ölüm sonrası o zekayı melek kullanmaktadır. Biz ölülerimize dualarımızı beyin dalgalarıyla göndermekteyiz. Onun ölmeyen beyin mikrodalgalarıyla bizim beyin dalgalarımız iletişimleri uykuda veya dalmışlıkta tamamlamaktayız.
 
 
DİNLERİN BİRLİĞİ, İSLAM BİRLİĞİ VE VAHDANİYYETİN TEORİK MATEMATİK VE FİZİK İLE İSBATI YOLUYLA BİRLEŞİK ALAN KURAMININ DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
 
 
Bilim dünyası, biçim değiştirmektedir. Önceleri sadece görünen madde, bilimin konusu olurken, artık mananın, yani enerji bilimin konusu olduğunu görmekteyiz.

Ne değişecek dersiniz? Çok şeyler değişecek... Artık bilim materyalizmin elinden alınacak ve Muhyiddin-i Arabî gömülü kalmaktan kurtulacak ve belki de İmam Gazzalî gibi çok değerli düşünürler fikirlerini toprağa gömecek.

Hıristiyan ve Yahudî müsteşriklere tepki olarak gelişen İslam akaidi; Doğu kültürüne; Budizme, Hinduizme açık olacak ve Doğuya köprü kuracaktır.

İşte teorik fizik, enerji fiziği, çekirdek fiziği artık 21. asrın meal-tefsirinin esas konusu ve vahdaniyyetin en önemli isbatını oluşturacaktır.

Varlıksal Birlik ve Evrenin Saklı Düzeni ve Birliği

David Bohm'un ilgi alanları fiziği aşıyor ve toplumun geleceği gibi konuları da kucaklıyor. Onun pek çok farklı konuya yenilikçi yaklaşımının altında, görülebilir ve duyularla anlaşılabilir dünyanın ötesinde bölünmez bir bütünlüğe ait derin, saklı bir düzen bulunduğu temel fikri yatıyor.


1917’de Pennsylvania'nın Wilkes-Barre’inde  doğdu. Çocukluğundan beri bilimle ilgileniyordu. Çok genç yaşta taşmayan bir çaydanlık icat etti. Başarılı bir işadamı olan babası, bu fikirden para kazanma yolunda yararlanması için onu sıkıştırdı. Bunun yerine bir teorik fizikçi olmaya karar verdi. 1930’larda Pennsylvania Devlet Koleji’nde kuantum fiziğini, yani atomaltı alemin fiziğini seçti ve derin bir ilgi duydu. Berkeley’deki California Üniversitesi’nde, 1943 doktorasını yaptıktan sonra Lawrence Radyasyon Laboratuvarı’nda; plazma, yüksek yoğunlukta elektron ve pozitif iyon ihtiva eden bir gaz olan plazmalar  üzerinde çalışmaya başladı. Bohm, bir kez bir plazma içinde bulunan elektronların birey gibi davranmayı bıraktıklarını ve de daha büyük ve birbirine bağlı bir bütünün parçasıymış gibi davrandıklarını görünce çok şaşırdı. Sonraları elektron denizinin bir anlamda canlı olduğu izlenimini edindi. Bohm, Princeton Üniversitesi’nde 1947 yardımcı profesör oldu. Orada metallerdeki elektronlar konusunda; tek tek elektronların görünürdeki rastgele hareketleri, yüksek seviyede organize, kapsamlı sonuçlar meydana getirdiğini anladı ve bu alandaki yenilikçi çalışması, onu teorik fizikçi kıldı. Bohm, Kuantum Teorisi adlı klasik bir ders kitabı yazdı; 1951 gelenekçi, 1920’lerde Niels Bohr ve Werner Heisenberg tarafından formüle edilen Kopenhag yorumuna ait net bir açıklama sundu. Kopenhag yorumu bugün dahi büyük ölçüde geçerlidir.

Ancak kitabın yayınlanmasından önce bile, atomaltı parçacıkların nesnel mevcudiyetinin olmadığını ve bunların ancak fizikçilerin gözlemlemeye ve ölçmeye çalıştıklarında bazı nitelikler kazandığını kabullenmede güçlük çekiyordu. Ayrıca kuantum dünyasının mutlak belirsizlik anlamında bir indeterminizm  ve rastgelelikle nitelendirilmesine ve şeylerin nedensiz vuku bulduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. Atomaltı dünyasının görünürdeki bu rastgele ve çılgın doğasının ardında derin sebepler olabileceği konusunda kuşku duymaya başladı. Bohm ders kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’e gönderdi. Einstein konuyu kendisiyle tartışmak istediğini söyledi. Altı ay süreli hararetli bir müzakereye dönüşecek olan görüşmelerin ilkinde, Einstein heyecanla kuantum teorisinin bu kadar net bir şekilde sunulduğunu hiç görmediğini söyledi ve Bohm geleneksel yaklaşımdan ne kadar tatmin olmuyorsa, kendisinin de o derecede tatmin olmadığını kabul etti. Kuantum dünyasında olup bitenler konusunda daha net bir anlayışa ulaşmanın imkansız olduğunu kabul etmiyorlardı.

Kuantum Teorisi’ni yazdığı sırada McCarthyism ile fikir ayrılığına düştü. Amerikan İdealine Uymayan Faaliyetler Komitesi’nin huzuruna çıkmaya davet edildi. Bir ilke adamı olarak bunu reddetti. Anlaşması bittiğinde ABD’de iş bulamadı. Önce Brezilya’ya, sonra İsrail’e ve sonunda İngiltere’ye taşındı.1957 İngiltere’de önce Bristol Üniversitesi’nde, daha sonra Londra Üniversitesi'ndeki Birkbeck Koleji’ne geçerek teorik fizik profesörlüğü yaptı.Bohm her şeyin ötesinde iki radikal bilimsel teoriyle hatırlanacaktır: Kuantum fiziğinin nedensel yorumu ve de saklı düzen ve bölünmez bütünlük teorisi.

İki makale yayınladı. “kuantum teorisinin nedensel yorumu”... Onun görüşüne göre, örneğin elektron gibi atomaltı parçacıklar basit, yapısı olmayan parçacıklar olmayıp, çok kompleks, dinamik varlıklardır.
Bohm, atomaltı parçacıkların hareketinin temel olarak belirsiz olduğu görüşünü reddetmektedir. Ona göre bu parçacıklar çok hassas bir yol izlemektedir, ama bu sadece geleneksel fizik kuvvetlerle değil, kuantum potansiyeli dediği daha süptil bir kuvvet tarafından da belirlenmektedir.Kuantum potansiyeli tüm çevre hakkında “aktif enformasyon” sağlamak suretiyle parçacıkların hareketini yönlendirmektedir. Tıpkı Radar... Tüm çevre hakkında enformasyon taşımakta ve motorların çok daha büyük, ama şekilsiz gücü tarafından meydana getirilen gemi hareketine şekil vererek gemiyi yönlendirmektedir.

Kuantum potansiyeli tüm uzayı kaplar ve kuantum sistemleri arasında doğrudan bağlantı sağlar. 1959’da Bohm ve Yakir Aharonov, kuantum bağlılığına ilişkin; belli şartlar altında elektronların civardaki bir manyetik alanın varlığını “hissettiklerini” buldular. Elektronlar alan kuvvetinin sıfır olduğu uzay bölgelerine hareket etseler bile sonuç aynıydı. "Aharonov-Bohm (AB) etkisi"... Bu keşif ilk duyurulduğunda pek çok fizikçi inanmadı. Söz konusu etki pek çok deneyle doğrulanmasına rağmen, bugün bile ara sıra bunun mevcut olmadığı tartışılmaktadır.1982’de Paris’te fizikçi Alain Aspect’in “EPR paradoksu”nu buldu.  1935’te Albert Einstein, Boris Podolsky ve Nathan Rosen tarafından ileri sürülmüş; ama teorik yapısı, sonradan büyük ölçüde Bohm ve Cenevre yakınlarındaki bir fizik araştırma merkezi CERN’den Bohm’un hararetli destekleyicilerinden biri John Bell  tarafından kurulmuştur. Deney sonuçları, birbirinden uzaktaki atomaltı parçacıkların ışık hızında ya da daha yavaş hızla hareket eden fizik sinyallerin aktarımıyla açıklanamayacak şekillerde birbiriyle haberleştiklerini açıkça göstermekteydi.
 
Bohm dahil, pek çok fizikçi bu “mekanı olmayan” bağlantıları mutlak şekilde ani kabul etmektedir. Başka bir görüşe göre ise burada ışıktan daha hızlı hareket eden daha süptil, fiziksel olmayan enerjiler söz konusudur. Ancak bu görüşün çok az taraftarı vardır, çünki pek çok fizikçi hala hiçbir şeyin ışık hızını aşamayacağına inanmaktadır.
Bohm’un, ortak anlayışa karşı bu güçlü başkaldırışını iyi niyetle karşılamayan diğer fizikçiler, kuantum teorisinin nedensel yorumuna ilgisizlik ya da düşmanlık gösterdiler. Bununla beraber son yıllarda teori, giderek “saygınlık” kazanmaktadır. Bohm’un yaklaşımı farklı yönlerden geliştirilmeye müsaittir. Örneğin Jean-Paul Vigier ve Fransa’daki Henri Poincare Enstitüsü’ndeki diğer birçoğu dahil, birçok fizikçi kuantum potansiyelini, temeli teşkil eden eterdeki dalgalanmalar olarak açıklamaktadır.
Bohm’un görüşüne göre, çevremizdeki görülür ya da aşikar alemde ayrı ayrı bulunan tüm nesneler, varlıklar, yapılar ve olaylar; parçalanamayan bir bütünlüğe ait daha derin, saklı bir düzenden elde edilen, izafi olarak otonom, kararlı ve geçici olan alt-bütünlüklerdir. Bohm bu konuyla ilgili olarak akan ırmak benzetmesi yapmaktadır:
Bu ırmakta, kişi, durmadan değişen girdaplar, dalgacıklar, dalgalar, sıçrayan sular vb. görebilir; ancak açıktır ki, bunların bağımsız bir mevcudiyetleri yoktur. Bunlar akış hareketinden dolayı ortaya çıkmışlardır; tüm akış süreci içerisinde doğarlar ve kaybolurlar. Türetilmiş formlarla meydana gelen böylesi geçici oluşumlar, en üstün cevher olarak mutlak bağımsız bir mevcudiyeti değil, sadece nispi bir bağımsızlık ya da davranış otonomisi arz ederler.

Her şeyi “Akış Hareketi İçindeki Bölünmez Bütünlüğün” bir parçası olarak görmeyi öğrenmeliyiz.

1960’larda gördüğü bir düzenek, derhal imajinasyonunu harekete geçirdi. Bu düzenek eş eksenli iki cam silindirden ibaretti ve bunların arası oldukça kıvamlı bir sıvı olan gliserinle doldurulmuştu. Gliserine bir damla mürekkep damlatıldığında ve dış silindir döndürüldüğünde, damla, çizgi çizgi uzamakta ve sonunda iyice incelip gözden kaybolmakta, mürekkep parçacıkları da gliserin tarafından sarılmaktaydı. Ama silindir daha sonra zıt yöne doğru döndürüldüğünde, ipliksi şekil yeniden gözükmekte ve damlacık tekrar eski halini almaktaydı; sarılı olan damlacık yeniden açığa çıkıyordu. Bohm şunu anladı: Mürekkep gliserine nüfuz ettiğinde, bu bir “düzensizlik” halini ifade etmiyordu; bu, saklı ya da tezahür etmemiş bir düzendi.

Saklı düzeni anlatmak için Bohm’un yaptığı başka bir benzetme hologramla ilgilidir. Bir hologram meydana getirmek için bir lazer ışığı ikiye ayrılır, biri objeden yansıtılarak fotoğraf plakasına düşürülür ve orada ikinci ışınla girişim yapar. Karmaşık girişim girdaplarından oluşan şekil, çıplak gözle bakıldığında anlamsız ve düzensiz görünür. Ama gliserine karışan mürekkep damlası gibi, bu şekil de saklı ya da örtülü bir düzene sahiptir, çünki lazerle aydınlatıldığında orijinal objenin, herhangi bir açıdan görülebilen üç boyutlu bir imajını vermektedir.
Hologramın ilginç bir özelliği, holografik film parçalara bölündüğünde, her parça tüm objenin imajını verebilmektedir, ancak parça küçüldükçe imaj da flûlaşmaktadır. Tüm objenin şekli ve yapısı, fotoğrafik kaydın her bölgesine net bir şekilde şifrelenerek yerleştirilmiştir. Bohm, tüm evrenin akmakta olan dev gibi bir tür hologram ya da holomovement;holo-hareket  olarak düşünülebileceğini ve de bunun içindeki her zaman ve mekan bölgesinde, gizli anlamda bütünsel bir düzen olduğunu ileri sürmektedir.
 
Görünür düzen yüksek boyutlu realite düzeylerinin bir projeksiyonudur. Obje ve varlıkları oluşturan görünür kararlılık ve katılık, sonu gelmez bir katlanma ve açılma süreci tarafından oluşturulur ve sürdürülür, çünki atomaltı parçacıklar sürekli olarak saklı bir düzen içinde dağılmakta ve sonra tekrar kristalize olmaktadırlar.
Nedensel yorum içinde varsayılan kuantum potansiyeli, saklı düzene karşılık gelmektedir. Ama Bohm, kuantum potansiyelinin, ikinci bir saklı düzeni ya da süper-saklı düzeni temsil eden bir süper-kuantum potansiyeli tarafından organize edildiğini ve yönlendirildiğini ileri sürmektedir. Aslında o, sonsuz seriler ve belki hiyararşiler, saklı ya da “üretici” düzenler olduğunu, bunların bazılarının izafi olarak kapalı devreler oluşturup, bazılarının oluşturmadığını ileri sürmektedir. Yüksek saklı düzenler alçaktakileri organize etmekte, bunun ardından aşağıdaki yukardakini etkilemektedir.

Bohm, hayatın ve şuurun; üretici düzenin derinliklerinde saklı olduğuna ve bundan dolayı elektronlar ve plazmalar gibi cansız kabul edilen madde dahil, tüm maddenin değişik derecelerde tezahürü içerisinde mevcut olduğuna inanmaktadır. Maddede bir “ilk-zeka” bulunduğunu, öyle ki yeni gelişimlerin ortaya rastgele çıkmadığını, fakat saklı realite düzeylerinden izafi olarak birleşmiş bütünler olarak, yaratıcı bir şekilde ortaya çıktığını ileri sürmektedir.
 
 
Görünür düzen yüksek boyutlu realite düzeylerinin bir projeksiyonudur. Obje ve varlıkları oluşturan görünür kararlılık ve katılık, sonu gelmez bir katlanma ve açılma süreci tarafından oluşturulur ve sürdürülür, çünki atomaltı parçacıklar sürekli olarak saklı bir düzen içinde dağılmakta ve sonra tekrar kristalize olmaktadırlar.
Nedensel yorum içinde varsayılan kuantum potansiyeli, saklı düzene karşılık gelmektedir. Ama Bohm, kuantum potansiyelinin, ikinci bir saklı düzeni ya da süper-saklı düzeni temsil eden bir süper-kuantum potansiyeli tarafından organize edildiğini ve yönlendirildiğini ileri sürmektedir. Aslında o, sonsuz seriler ve belki hiyararşiler, saklı ya da “üretici” düzenler olduğunu, bunların bazılarının izafi olarak kapalı devreler oluşturup, bazılarının oluşturmadığını ileri sürmektedir. Yüksek saklı düzenler alçaktakileri organize etmekte, bunun ardından aşağıdaki yukardakini etkilemektedir.

Bohm, hayatın ve şuurun; üretici düzenin derinliklerinde saklı olduğuna ve bundan dolayı elektronlar ve plazmalar gibi cansız kabul edilen madde dahil, tüm maddenin değişik derecelerde tezahürü içerisinde mevcut olduğuna inanmaktadır. Maddede bir “ilk-zeka” bulunduğunu, öyle ki yeni gelişimlerin ortaya rastgele çıkmadığını, fakat saklı realite düzeylerinden izafi olarak birleşmiş bütünler olarak, yaratıcı bir şekilde ortaya çıktığını ileri sürmektedir.
 
Bohm saklı alana İdealizm, Ruh, Şuur denebileceğini ifade ederek, fikirlerindeki mistik çağrışımları vurgulamaktadır. Ruh ve madde ayrımı bir zandan ibarettir; temelde daima birlik vardır. Gerçekten tüm büyük düşünürlerde olduğu gibi, David Bohm’un felsefi fikirleri, karakterinde ve yaşam şeklinde tezahür etmiştir. Öğrencilerine ve meslektaşlarının ifadelerine göre Bohm bencillikten tümüyle uzaktı, kimseyle rekabet etmezdi, en son düşüncelerini başkalarıyla paylaşmaya daima hazırdı. Yeni fikirlere her zaman açıktı, kendisini sakin ama şevkle realitenin mahiyetini araştırmaya adamıştı. İlk öğrencilerinden biri onu dinsel değil, dünyasal anlamda bir ermiş olarak nitelemektedir.

Bohm, bireylerin, milletlerin, ırkların ve sosyal grupların genel olarak birbirlerini temelde farklı ve ayrı görme eğiliminin, dünyadaki çatışmaların ana kaynağı olduğuna inanıyordu. İnsanların bir gün tüm varlıklar arasındaki köklü bağlılığı fark edeceğini ve de daha bütünsel ve uyumlu bir dünya kurmak için el ele vereceklerini ümit ediyordu Kİ BUGÜN ONUN BU ÜMİDİ GERÇEKLEŞTİRİLEN "BİRLEŞİK ALAN KURAMI ile yeniden dünya gündeminin merkezine oturmuştur ki, bu meseleyi en iyi isbat eden açıklayıcı bürhan KIYAMET GERÇEKLİĞİ'nin en önemli parçalarından birisi olan BİRLEŞİK ALAN TEORİSİ (CEM'UL İZAFİYYE) olduğu tahkik edenlerce açıkça görülmektedir.. .
 

BİRLEŞİK ALAN KURAMI ÖNCÜSÜ:

TEORİK FİZİKÇİ EİNSTEİN

Örneğin, Enstein fizikçi midir? Enstein matematikçi midir? Enstein, tasavvufçu mudur? Evet Enstein, bunların tamamıdır.

İşte biz doğu ve batı dünyasında ortaya çıkan bu öncü kişilere ve Mehdi'nin dinlerin evrensel birliği meselesinin isbatına zemin hazırlayan öncü kişilere ve bu gibi (Örneğin, K. W. Heisenberg, M. Halid-i Bağdadi, George Cantor, Paul Dirac, Max Plack, veya Abdusselam gibi vb. pozitif bilim alimleri olan yüzlerce ilim adamı) kimselere: Birleşik Alan Kuramı yeteneğine sahip mehdinin öncü kuramcısı olan İmam Büyük Adamlar demekteyiz.

Komünistlikle suçlanan Enstein'e ve solcu örgütlenmesini kuran Enstein'e bu sıfatı reva görebiliriz. Fakat, bize göre işin hakikati öyle değil, Gerisi Allah'a kalmış.

vesselam..

21. YÜZYILDA GÜNCELLEŞTİRİLEN VE KENDİSİNİ YENİLEYEN (STATİK DEĞİL!) DİNAMİK KUR'AN'A GEÇİŞ KAVRAMI

Kur'an-ı Kerimde "Kitap" kavramı sıkça geçmektedir. Bu kavram, sadece Kur'an-ı Kerim değildir. Âdem'den AS beri ne kadar suhuf ve ne kadar Büyük Kitap getirilmişse hepsinin ana kaynağı olan kitaptır. Bu ana kitapta anayasanın başlangıç bölümü dile getirilmektedir. Anayasanın başlangıç bölümündeki devrim ilkeleri dile getirilmektedir. İslam'ın devrim ilkeleri Makasıd olarak veya "Şeriatin Ruhu" olarak dile getirilmiştir. Beş tane olarak ifade edilmiştir: da) Dini muhafaza, b) Aklı muhafaza, c) Malı muhafaza, d) Nesli muhafaza ve e) canı muhafazadır.

İşte bunların toplamı, Kitap kavramının içindedir. Eğer bu devrim ilkelerinin toplamını bir ağacın ana gövdesi olarak betimlersek her Nebiye verilen sushsflsr da o ağaç gövdesinin dalları olmaktadır. Büyük Kitaplar da ana dalları omaktadır. İşte biz bu ana dalların; ana gövdeden çıkmış, ana gövdeden ayrılmış güncellemeler olarak yorumlamaktayız. Her yeni suhuf veya Büyük Kitap, ana gövdenin bir parçasıdır. işte Kur'an-ı Kerim de Kitap ana gövdesinden bir parça olmaktadır. Hz Muhammed SAV Allah cc tarafından seçilmiş, ıstıfa edilmiş, ictiba edilmiş, ayıklanmış olarak bir bakıma Kitap ana gövdesini âhır zaman dediğimiz uzay çağı için yorumlamış ve güncelleştirmiştir. Daha doğrusu Allah cc, gerek gördüğü zamanlarda bazı insanları kendi aşkın iradesi olan fadlının gereği seçmiş, ayıklamış ve onun kişiliğinde kendi vahyini onun ağzından onun kavmine ve tüm insanlığa duyurulmuştur.

İşte Kitab'ın güncellemesi olan ve uzay çağı insanına seslenecek olan ilahi mesajı Hz Muhammed 570 yıllarında Allah'ın cc izni ile güncellemiştir. 623 ve 632 yıllarında güncellenerek yorumlanmış ve o günün siyasi gelişmelerine göre kendisini yenilemiştir. Daha sonra da Emevî Uygarlığı, Abbasî uygarlığı, Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları gibi büyük uygarlıklar kurulmuş ve bir önceki uygarlığın anayasasını bir sonraki İslam uleması güncellemiş ve yeniden yorumlamıştır.

İşte bu çağa göre yenileyen, güncelleyen ve yorumlayan siyasi irade sahipleirne "Resûl" demekteyiz.

Bugünlerde de yeni bir sivil anayasa ve milli kadroların hazırlayacağı, başka tplumlardan çevirisi yapılarak alınan yabancı ideolojiler yerine, tamamen milli benliği yansıtacak sivil anayasa yapılmaktadır. İşte bu anayasada başörtüsü ve yanlış laiklik uygulamasının açtığı sosyal yaraları saracak önlemler yansıtılacak mı? Daha doğrusu 21. yüzyılda, Kur'an-ı Kerim güncellemesi yapılacak mı? Tabii ki Kur'an-ı Kerimin güncellenmesi, ancak siyasi irade sahibi olabilmiş Müslüman siyasi kadronun Kur'andaki temel ilkeleri, unutulmayacak biçimde anayasaya koyma gücünü kedilerinde bulmasıdır. Eğer siyasi bir Müslüman kadro kendilerinde bu cesareti ve gücü bulurlarsa işte o kadro da 21. yüzyılın Resûlü" olacaklardır.

İşte bu bügünkü yazı, bizlere bu satırları anımsatmaktadır.

Kur'an: Dünyanın en güçlü kitabı

Alman Der Spiegel, Kuran-ı Kerim'i kapak konusu yaparak 'Dünyanın en güçlü kitabı' dedi.

Cumartesi, 22 Aralık 2007
 
Almanya'nın önde gelen siyasi dergilerinden Der Spiegel, Kuran-ı Kerim'i kapak konusu yaptı ve "Kuran: Dünyanın en güçlü kitabı" başlığını kullandı.

Dergi, "Savaş ve barış için sureler" alt başlığı altında da yaklaşık 20 sayfa ayırarak, İslamiyet ve Kuran-ı Kerim hakkında bilgi verdi.

"Dünya üzerinde hiçbir esere Kuran-ı Kerim kadar saygı duyulmadığı, aynı zamanda hiçbir eserden bu kadar korkulmadığı ve hiçbir bir eserin bu kadar kötüye kullanılmadığı" görüşü dile getirilen yazıda, "Kuran-ı Kerim'in bir yasa olarak görülmesi ya da İncil gibi modern şekilde yorumlanabileceği konusunda Müslümanlar arasında farklı görüşlerin olduğu" ifade edildi.

"İslamiyet ile modernliğin ne ölçüde bağdaşabileceğini Avrupa kapıları önündeki Türkiye gösteriyor" ifadesine yer verilen yazıda, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun Papa 16. Benediktus ile el sıkışırken çekilen fotoğrafına da yer verildi.

"Bardakoğlu'nun Türkiye'de din konusunda en üst yetkili ve reformcu bir din bilimci olduğu" belirtilen yazıda, "Bardakoğlu'nun, 'İslam dünyası her yerden gelecek eleştirilere açık olmalı ve kendi içinde tarafsız düşünce ve mantığı geliştirmeli' şeklinde konuştuğu" kaydedildi.

"Türkiye'de din konusunda reformcu yüksek okullardan birinin de Ankara Üniversitesi olduğu" ifade edilen yazıda, "Almanya'da da konferans veren üniversite öğretim görevlilerinden Ömer Özsoy'un da Müslümanların modernliği araması gerektiğini savunduğu ve 'Biz Müslümanlar geri kaldık' şeklinde görüş belirttiği" bildirildi.

Yazıda İslamiyet'in tarihçesi ve Hz. Muhammed hakkında da bilgilere yer verildi.

İşte, tüm bu güçlü kanıtlar da Kur'an'ın bu asra göre yeniden kendisini açtığını ve hakikati ve allah'ın birliğini en güçlü bir şekilde, yeniden kendi kendisine asrın imamı tarafından isbat etmeye başladığına milyonlarca delil ve bürhandan sadece birisidir ki, bu meseleyi isbat ve tasdik eden yüzlerce şahit gerek vefatıyla ve gerekse hayattayken rasullaha karşı durarak, şu meselenin üzerine parmağını basmakta ve "Sadakte ya rasulallah!" dedirtmektedir.


Vesselam..


KONUYLA İLGİLİ İNGİLİZCE KAYNAK KİTAPLAR -RELATED TOPICS OTHER ENGLISH BOOKs- RELIGION BOOKs: Religion Books BIOGRAPHY BOOKs: Biographies & Autobiographies ART&PHOTOGRAPHY BOOKs: Art & Photography Books MEDICAL BOOKs: Medical Books ARTHITECHTURE BOOKs: AbeBooks - Architecture Books MIND&SPIRITUAL BOOKs: Body, Mind & Spirit Books HISTORY BOOKs: History Books EDUCATION BOOKs: Education Books NATURE BOOKs: Nature Books

Son Güncelleme (Pazar, 23 Aralık 2012 12:53)

 "I have always imagined that paradise will be a kind of library." Her zaman Cennet'in Kitaplardan oluşmuş bir çeşit kütüphane olduğunu hayal ettim.. - Jorge Luis Borges -

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

[GTranslate]
English French German Italian Portuguese Russian Spanish
Facebook Sayfamız
Arama
İSLAMİ BİLGİLER

 

Peygamberler Tarihi

Siteye Üye ol
RSS {Siteye Abone ol}
Kimler Online
Şu anda 35 konuk çevrimiçi